Dünya yalan değildir. Yalan da zulüm de yıkım da insanın eseridir. Dünya var edendir, çoğaltandır. Kendi kanunu ve doğası gereği üreten, sonlandıran, bitiren ve yeniden başlatandır. Hayat ise döngüler ve katmanlar üzerine kuruludur. Yerin altı, göğün üstü, denizlerin derinlikleri, atmosferin katmanları… İnsan daha bunların tamamını bile bilmezken, kendi varlığını anlatmak için gürler. Oysa yarınımızın, yarınlarımızın nereye açılacağını dahi bilmiyoruz.
Uzaklara Ulaştık, Birbirimize Ulaşamadık
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor: Bildiklerimizin, bilmediklerimizden fazla olduğunu sanıyoruz. Oysa bilmediğimiz bu kadar çok konu varken, bildiğimiz ve yapabileceğimiz en temel davranış birbirimize nasıl yaklaşmamız gerektiğidir. Bunun adı da ahlaktır. Bize yapılmasını istemediğimizi başkasına da yapmamak. Bu kadar!
Bunu başarabilseydik belki bunca zulüm, bunca zalimlik olmazdı. Denizler kaçmaya çalışan insanlarla dolmaz, kara toprak insan bedenleriyle taşmazdı. Çünkü insanın asıl meselelerinden biri, dünyayı anlamaktan önce bu dünyada başka insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmekti.
Ama tuhaf olan şu ki; İnsan kuş misali uçmayı başardı, mavi gezegenin dışına ulaştı; kendi sınırlarını aştı ama birbirine merhamet etmeyi, birbirini yaşamaya layık görmeyi aynı ölçüde öğrenemedi. Teknolojide ilerledik fakat insanlığımızın aynı hızla ilerlediğini söylemek zor. Uzaklara ulaşmayı başardık ama bazen yanı başımızdaki insana ulaşamadık. Birbirimizin üstüne basa basa yaşadığımız zamanlar oldu, çığlıkların arasında kardeş kardeşi kırdı…
Şimdi bu durumun başka bir biçimini yaşıyoruz. Artık herkesin elinde bir mikrofon, herkes kendi sahnesinde! Herkes kendi doğrusunu, kendi çektiğini, kendi yaptığını anlatıyor. Başkalarına iyi görünmek kolaylaştı; insanın kendi hayatındaki disiplinini birkaç özlü sözle anlatması da öyle. Fakat söz başka, hayat başka... Belki de başkasının hayatına dair bu kadar çok söz söylemeden önce, kendi sahnemizde nasıl yaşadığımıza da dönüp bakmamız gerekiyor.
Asıl Mesele “Merhametli Kalabilmek”
İnsan önce kendi hayatının sorumluluğunu almalı. Herkes herkese yetişmek zorunda değil. Fakat insan kendi ayaklarının üzerinde durmayı da öğrenmeli. İki ayağının üzerinde durduğunda hafif olmalı, kuş gibi kendi hikâyesini yazmalı. Başkasının omzuna basarak değil, mümkün olduğunca başkasının hayatını ağırlaştırmadan yaşayabilmeli.
Hani inançlarımızın içinde saklanan, gizlimizde duran dualar var ya; belki onları yüksek sesle anlatmak yerine müşfikçe içimizde yaşamamız gerekiyor. Çünkü inandığımızı söylemekten daha zor olan, onu yaşamaktır. Merhametten söz etmek kolaydır, lakin merhametli kalabilmektir asıl mesele. Hoşgörüyü anlatmak kolaydır; gerektiğinde gösterebilmek zordur.
Oysa hoşgörü oksijenden daha çok lazım bize. Her şey bu denli kolaylaşmışken, bilgiye ve birbirimize ulaşmak bu kadar mümkünken hayatı birbirimiz için giderek daha karmaşık hâle getiriyoruz. Birbirimizi iyileştirmek yerine birbirimizi tüketiyoruz. Hantallaşıyor, aşağıya doğru çekiliyor, insandan uzaklaştıkça sıvılaşıp kayboluyoruz. Feryatlara telefonlarla uzanmaya çalışırken, kendi yarattığımız gürültünün içinde boğuluyoruz. Birbirimizin hayatını seyrediyoruz ama birbirimizi gerçekten göremiyoruz. Yaşamak isteyene, başka türlü yaşamak isteyene bile tahammül etmekte zorlanıyoruz.
Sonra hepimiz bir şekilde “Ben iyiyim” diyoruz. Peki, insanın iyi olup olmadığını yalnızca kendisi mi söyler?
Görünenin Ardındaki Hikâye Ayrıntılarda Saklıdır
Elindeki ekran ne anlattığını gösterebilir ama nasıl yaşadığını bütünüyle göstermez. İnsan kendisini istediği gibi anlatabilir fakat geçmişini, sabrını, merhametini, sorumluluk alıp almadığını yanında yaşayanlar başka bir yerden görür. Çünkü insanın gerçek hikâyesi yalnızca söylediklerinde değil, gündelik hayatın küçük ayrıntılarında da ortaya çıkar.
Bazen çevresindekine yeterince hoşgörü gösteremeyen, sabredemeyen, paylaşmakta zorlanan ya da kendi sorumluluklarını taşıyamayan biri bile “Ben yaptım, ben taşıdım.” diyebilir.
Belki burada sorulması gereken soru şudur:
“Gerçekte neyi yaptık, neyi taşıdık?”
Fakat bu noktada da başka bir yanılgıya düşmeyelim. Her zaman bağıran suçlu, oturan haklı değildir. Sakin konuşan her zaman haklı olmadığı gibi çığlık atan, haykıran da bazen “hakkı yenen” olabilir. Ne de olsa hatların, duyguların, anlamların birbirine karıştığı bir dünyadayız. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu yalnızca sesinin yüksekliğinden anlamak mümkün değil. Bazen geride kalan asıl hikâyeye de bakmak gerekiyor.
Bazen o çığlığın arkasında yıllardır taşınmış bir yük vardır. Bazen sessizlik erdemdir, bazen de kaçış. Bazen çok konuşan haksızdır, bazen susan. İnsanları yalnızca nasıl tepki verdikleriyle değil, o tepkiye gelene kadar ne yaşadıklarıyla da anlamaya çalışmak gerekir.
Birbirimize Güzel Bir Hayatı Çok Görüyoruz
Hepimiz zaman zaman kendi işimizi, kendi yükümüzü bir başkasına bırakmanın kolaylığına kaçabiliyoruz. Oysa insan önce emeği görmeyi öğrenmeli. Birbirimizi yalnızca kötü günlerde değil, iyi günlerde de arayacağız. Birbirimizin evini, yediğini, içtiğini, emeğini önce sayacağız. Birbirimize güzel olanı layık göreceğiz. Fakat maalesef bazen birbirimize bir lokmayı, bir rahatlığı, hatta güzel bir hayatı bile çok görebiliyoruz.
Düşünsenize, kardeş kardeşin ekmeğine göz dikebiliyor. Ailelerin içinde bile sevginin yanına kıyas, kayırma ve kırgınlık karışabiliyor. Çocuğunu diğer çocuğuna şikâyet eden analar, babalar yok mu? Var tabii. Yavrusunun saçının teline kıyamayan da var, farkında olarak ya da olmayarak yavrularını birbirine kırdıran da…
Hangi bir örneği vereyim size, hangi derdi anlatayım?
Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı.
İşte bütün mesele burada!
İnsanlık Biraz da Yük Almaktır
İnsanlık dediğimiz yalnızca büyük sözlerde, büyük başarılarda, gökyüzüne çıkmakta, başka gezegenlere ulaşmakta değil. İnsanlık gündelik hayatın içinde başlar. Bir yükü paylaşmakta, emeği görmekte, karşındakinin hakkını teslim etmekte, sabretmekte, merhamet etmekte saklıdır. Yanındaki insanın hayatını biraz olsun hafifletebilmektir insanlık.
Fakat hayatı taşımak yalnızca bunlardan da ibaret değildir. Konuşmak kadar çalışmak da gerekiyor. Çünkü çok konuşmak, çok bilmek anlamına gelmiyor. Çalışmadığımızda, sorumluluk almadığımızda, disiplinimizi kaybettiğimizde biz de kayboluyoruz. Yanıyoruz, boğuluyoruz. Acıdan acıya geçerken bazen görmezden gelmeyi “çözüm üretmek” sanıyoruz.
Oysa öğrenmek zorundayız.
Kaybolarak değil, uğraşarak öğrenmek zorundayız. Birbirimizin sırtına yükümüzü bırakarak değil, kendi yükümüzü taşımayı öğrenerek. Haklı görünmeye çalışarak değil, sorumluluk alarak. Yalnızca konuşarak değil, emek vererek.
Çünkü insan yalnızca söyledikleriyle ya da yaptıklarıyla değil, başkasının hayatında bıraktığı izlerle de ölçülür.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri de şudur:
Birbirimizin hayatını hafiflettik mi, yoksa farkında olmadan biraz daha mı ağırlaştırdık?
Kaybolmamak için.
Yok olmamak için.
Astrolog Zeynep Turan
Yazının Her Hakkı Saklıdır.